GAZİANTEP 7 HARİKASI

 

http://www.vesiletunnecat.com/vesiletun/arsiv-kitap-oku/kulliyatlar/salihozbey/star%201183.JPG

 

Salih ÖZBEY

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

1-Dülük

2-Gılgamış

3-Rumkale

4-Gaziantep Kalesi

5-Tılbaşar Kalesi

6-Yesemek

7-Zeugma

 

 

 

 

 

 

 

 

1.DÜLÜK

DÜLÜK (DOLICHES)


http://www.gaziantep.net/turizm/resim/DSC06963.JPG

 

DÜLÜK

Dülük, Gaziantep ilinin 10 km kuzeyinde, Antik dönemde ise güney, kuzey, doğu ve batıdan uzanan ticaret yollarının kesiştiği kavşak noktasında yer almaktadır. Asurlular döneminde Mezopotamya’dan Kilikya’ya uzanan yolun; Helenistik ve Roma döneminde ise, Antakya ve Kilikya’dan Zeugma’ya uzanan ipek yolunun güzergahında bulunmaktaydı.

Dülük’te Keber tepesinde yapılan bilimsel kazılarda Alt Paleotik döneme ait çakmaktaşı aletler ve bu aletlerin yapıldığı atölyeler bulunmuştur. Bu taş aletler özgün bir karakter kazandığından literatürde “Dülükien” olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde barınma için kullanılan bir mağara (Şarklı Keper Mağarası) da ele geçmiştir. Bu kalıntılara dayanılarak Dülük M.Ö. 600.000 yıllarına tarihlenmekte olup, dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olarak gösterilmektedir.

Tarihte Doliche olarak bilinen kent Hititler’in baş tanrısı Teşup’un din merkezi olmuştur. Klasik dönemlerde de önemini koruyan Doliche ve baştanrısı Teşup; Roma döneminde de önemini koruyarak Jupiter Dolichenus diye anılmaya başlanmıştır. Bu inanç Romalı askerler sayesinde Avrupa içlerine, İngiltere’ye, Kuzey Afrika’ya kadar yayılmıştır.

 

http://www.gaziantep.net/turizm/resimler/d3_k.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resimler/d4_k.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resimler/d6_k.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resimler/d7_k.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resimler/d8_k.jpg

Dülük, antik kent ve kutsal alan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Antik kent bugün Dülük köyünün kuzey bitişiğindeki Keber tepesi ve çevresinde toprak altındadır. Kutsal alan ise Dülük köyünün yaklaşık 3 km. kuzeyinde, sedir ve çam ağaçlarıyla kaplı, 1.020 rakımlı Dülük Baba tepesinde yer almaktadır.

Dülük; Teşup, Zeus ve Jüpiter Dolikhenos inançlarının kült merkezidir. Burada Hitit imparatorluk döneminde (M.Ö. 2.bin) gök ve fırtına tanrısı Teşup’un tapınağı mevcuttu. Teşup sol elinde şimşek demetiyle, sağ elinde çift ağızlı baltayla boğa üstünde durur halde taş üzerine kabartmaları işlenmiş, bronz heykelcikleri yapılmıştır. Hellenistik ve Roma döneminde Teşup’un işlevi aynı, fakat sadece adı Zeus, ve Jüpiter olarak değişmiştir. Roma’lı askerler tarafından Jüpiter Dolikhenos kültü sevilip büyük saygı görmüştür. Kendilerine güç versin diye, Jüpiter Dolikhenos’un küçük heykelciklerini kolye olarak boyunlarına takan askerler, bu dini Roma’ya kadar yaymışlardır.

Dülük’de Mitra inancı da mevcuttu. Dünya’da bilinen yer altına inşa edilen Mitras tapınaklarının (Mithraeum) en büyüğü, Dülük’te Keber tepesinin güney eteğinde bulunmuştur. Bu tapınak iki salonlu olup, yer altı tapınağının mihrabı konumundaki merkezi nişte Tauroktoni adı verilen boğa öldürme sahnesi kabartma halinde işlenmiştir.

Tanrı Mitras, gezegenleri simgeleyen yıldızlar, takım yıldızlarını simgeleyen akrep, yılan, köpek vb. gibi figürlerin de eşliğinde bir boğayı öldürürken resmedilmiştir. Astrolojiye göre Yunan ve Roma döneminden önce ekinos boğada idi. M.Ö. 4000-3000 de gerçekleşen Boğa çağının sonu, boğa öldürme sahnesiyle ifade edilmiştir. Perseus takım yıldızının tam boğa üzerindeki konumu, boğayı Perseus’un öldürdüğü kavramını yaratmıştır. Bu sahnede Perseus’un yerine geçen Mitras boğanın gücünü yok etmekte, bahar ekinoksunu boğa burcundan çıkarıp, koç burcuna sokmaktadır. Bu sahne, Boğa çağınının sona erdiğini, yeni bir çağın başladığını simgelemektedir. Ayinleri gizli olan bu tapınım çoğu Roma ordusunun askerleriydi. Üyeleri arasında bürokratlar, tüccarlar ve köleler de bulunmaktaydı. M.S.1. yüzyılda Tarsus’dan yayılmaya başlayan Mitras kültü, 3. yüzyılda İskoçya ve Büyük Sahra’ya kadar ulaşmıştır. Mitras ayinlerinde kurban edilen boğanın kanıyla hem yıkanılır hem de içilirdi. Böylece yok olan bir çağı simgeleyen boğanın temsil ettiği tanrının güçüne ve ölümsüzlüğüne kavuşulacağına inanılırdı. Dülük Mitras tapınağı Gaziantep müzesi ile Almanya’dan Münster Üniversitesinin katılımlı kazıları sonucunda 1997 ve 1998 yıllarında ele geçmiştir. Anadolu’da bulunan Mitras yer altı tapınağının ilkidir.

 

 

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/dulukkayamezari1.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/mitrastapinagi1.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/duluk11.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/duluk111.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/d2_k.jpg

http://www.gaziantep.net/turizm/resim/d3_k.jpg

 

Bizans döneminde de Dülük kenti Hititlerden beri süregelen kutsal şehir konumunu başpiskoposlukla devam ettirmiştir. Bu dönemde “Telukh” adıyla bir eyalet merkezi olmuştur. İslami akınları neticesinde Dülük kenti oldukça tahrip olmuş. Başpiskoposluğun 7. yüzyılda Zeugma’ya taşınmasıyla birlikte ise dini merkez konumunu kaybetmiştir. Bu tarihten itibaren Gaziantep kalesi çevresinde kurulan yeni bir şehir olan “Ayıntap” Dülük kentinin yerini almaya başlamış ve günden güne küçülen Dülük, Ayıntap’a bağlı bir köy haline gelmiştir. Dülük kutsal alanı ise, evliya Dülükbaba’ (Davut Ejder) nın türbesiyle “kutsal alan” kimliğini günümüze kadar taşımıştır.

Bugün Dülük’te geçmişin kanıtı olarak en eski yerleşim, Keber tepesinin güneyindeki prehistorik mağaradır. Ayrıca Keber tepesinin karşı sırtlarında Nekropol alanı vardır. Burada çok sayıda kayaya oyulmuş oda mezarları mevcuttur. Bu kaya mezarların bazısının ön odasına taş basamaklarla (Dramos) inilerek ulaşılmaktadır. Mezar içerisinde lahitler bulunmaktadır. Bazısında dini mitolojik konulu kabartmalar mevcuttur. Bunların birinde ruh anlamına gelen Psikhe’ye Hermes ölünün ruhunu yer altı dünyasına (Hades) götürmesi için yol göstermektedir. Bazı mezarlarda ise baktığını taşa çeviren Meduza başı kabartma olarak işlenmiştir. Antik dönemde de ölüm sonrası dirilme inancı vardı. Bu sebeple “ölünün evi” olarak bu mezarlar günlük yaşanılan ev biçiminde yapılmıştır. Nekropol ün doğusunda Mar-Slemun manastırına ait olduğu tahmin edilen iki kaya kilisesi de vardır. Ayrıca Dülük köyünün doğusunda antik taş ocakları mevcuttur.

Dülük baba tepesinde, Jüpiter Dolikhenos tapınağının arşitrav parçaları ve taban döşemesine ait yassı blok taşlar az sayıda da olsa toprak üstüne yayılmıştır. Bu alanda Münster Üniversitesi tarafından kazı çalışmaları yapılmaktadır. Ayrıca burada Jüpiter Dolikhenos tapınağındaki görevlilere ait kaya mezarları mevcuttur. Taş basamaklarla inilen mezar girişlerinde dairevi biçimli kapak taşları, mezar içlerinde ise girlantlı lahitler mevcuttur. Bunların 17 adedi Gaziantep müzesi tarafından temizliği yapılarak ziyarete açılmıştır.

Mühür baskılarını içeren Dülük arşivi kaçakcılar tarafından yağmalanmıştır. Çok sayıda mühür baskısı yurt dışına kaçırılmıştır. Mühür baskıları yüzük taşı ve mühürlerin kil çamuruna basılmasıyla yapılan mühür baskıları üzerinde tanrı, tanrıça, kişiler ve hayvanlar gibi çeşitli resimler mevcuttur. Resmi ve özel mektuplarda, belgelerde, para torbaları ve balya vb. nesnelerin mühürlenmesinde kullanılmış olup, mühürlenilen eşyanın güvenliğini sağlamıştır. Bu mühür baskılarından bir gurubu Gaziantep müzesinde teşhir edilmektedir.

600.000 yıl öncesinden günümüze uzanan Dülük köyü geleneksel kesme taştan evleri, camisi ve Musa Kazım türbesiyle yöreye özgü geleneksel tarihi mimari özelliğiyle de görülmeye değer yerlerin başında gelmektedir.

Dülük Antik Kenti, bugün Dülük köyünün kuzey bitişiğindeki Keber tepesi ve çevresinde yer almakta olup, ulaşım için Gaziantep - Yavuzeli istikametinde giderken Otoyol gişelerine ulaşmadan sol tarafta Beylerbeyi köyü içinden geçen yaklaşık 4 km'lik asfalt bir yolla ulaşılır. Köyün girişine geldiğinizde yön levhaları size yardımcı olacaktır.

Çam ağaçlarıyla kaplı, 1.020 rakımlı Dülük Baba tepesinde yer alan Dülük Antik Kenti kutsal alanına ise, Gaziantep şehir merkezine yaklaşık 4 km uzaklıktaki Gaziantep - Adana yolu üzerindeki Dülük Ormanları içinden sağlanmaktadır. Ayrıca Dülük Ormanları içerisinde halkın piknik yapabileceği alanlarda mevcuttur.



 

 

 

 

 

 

 

 

2.GILGAMIŞ

Karkamış: İl merkezine 75 km mesafede mezopotamya havzasının orta bölümünde konumlanan karkamış,antik çağda doğunun önemli sanat ve kültür merkezi olmuştur.gılgamış destanında geç hitit döneminde antik şehrin ortostatları üzerinde kurulduğu tasvir edilen ilçe bugün iç ve dış şehir suları,tapınaklar ve hilali tipi ev kalıntıları göze çarpmaktadır.karkamış harabeleri halen-Türkiye hududunun sıfır noktasında ilçe hudutları içinde yer almaktadır.ayrıca ilçe hudutları içerisinde 10'a yakın höyük bulunmaktadır.

http://img.webme.com/pic/t/tolga-nalkon/gilgamenkiduhi6.jpg

 

GILGAMIŞ DESTANI

Mezopotamya'da ortaya çıkan tarihteki ilk yazılı destandır. Ölümsüzlüğü arayan bir kralın öyküsüdür.

Destana konu olan kral Gılgamış gerçekten yaşamış ve M.Ö. 28.yüzyılda Mezopotamya’daki Uruk kentinde hüküm sürmüştür. Ölümsüzlüğün ve bilginin peşindeki insanı yücelterek anlatan Gılgamış Destanı, Gılgamış'ın ölümünden bin yıl kadar sonra yazılmıştır ve günümüze kadar gelebilmiştir.

Gılgamış Destanı, Akat ve Sümer mitolojilerinde geçer ve Akat dilinde yazılmış tabletlerden oluşur. Bunlardan günümüzde 12 tablet bulunabilmiştir. Ama bu tabletler eksik olduğu için destan metninin bütünü elde edilememiştir. Aslında bir tablet daha bulunmuştur ancak olayların sırasına uymamaktadır ve bu yüzden ayrı bir versiyon olduğu düşünülmektedir. 1855’te Ninova da yapılan kazılarda, Asur Kralı Asurbanipal’in M.Ö. 7. yüzyılda derlettirdiği tabletler bulunmuş, daha sonra Türkiye-İran sınırında ve Irak’taki Nippur antik kenti kazılarında bulunan tabletler de eklenmiştir. Ayrıca Türkiye’de Sultan Tepe ve Boğazköy’de yapılan kazılarda da destanın izi bulunmuşsa da henüz tümü gün ışığına çıkarılmamıştır.

Hikayesi

 

 

 

http://img.webme.com/pic/t/tolga-nalkon/gilgamis.jpg

 

 

GILGAMIŞ VE ENKIDU

Tabletlerdeki metne göre destan, Gılgamış’ın özelliklerini övgüyle anlatarak başlar. Yarı insan, yarı tanrı olan Gılgamış karada ve denizde olan biten her şeyi bilen başarılı bir yapı ustası ve yenilmez bir savaşçıdır. Destanının, öbür bölümlerinde Gılgamış’ın başından geçen serüvenler anlatılır. Derinlemesine hikaye türünün en olağan üstü biçimde anlatıldığı Gılgamış akılların tamamen özgür ve doğaçlama melekesini gözler önüne sermektedir.

İlk serüven Gılgamış ile Gök tanrısı Anu arasında geçer. Halkına acımasız davrandığı için Gılgamış’a öfkelenen Anu, onu öldürmek için vahşi bir hayvan olan Enkidu’yu üzerine salar. Enkidu ile Gılgamış arasındaki savaşta Gılgamış üstün gelir. Daha sonra Enkidu Gılgamış’ın en yakın dostu ve yardımcısı olur.

Bunun ardından gelen serüven Gılgamış ile aşk tanrıçası İştar arasında yaşanır. İştar Gılgamış’a evlenme önerisinde bulunur. Gılgamış bunu red eder. Onuru kırılan İştar Gılgamış’ı öldürmek için yeryüzüne bir boğa gönderir. Gılgamış, Enkidu’nun da yardımıyla boğayı öldürür. Enkidu rüyasında, boğayı öldürdüğü için tanrılar tarafından ölüme mahkum edildiğini görür.

Destanın bundan sonraki bölümüyle ilgili tabletler bulunamamıştır. Ama, destanın devamının yer aldığı Gılgamış’ın Enkidu için yaktığı ağıtı, düzenlediği görkemli cenaze törenini, sonunda Enkidu’nun ölüler dünyasına göçtüğünü anlatan tabletler bulunabilmiştir.

Enkidu’nun ölümünü Tufan öyküsü izler. Tufan, yeryüzünün sularla dolup taşmasının öyküsüdür. Gılgamış destanında Tufan’ı tanrıça İştar ve Bel’in başlattığı anlatılır. Gılgamış, Tufan’dan kurtularak sağ kaldığını öğrendiği Utnapiştim’i bulmak üzere yola çıkar. Utnapiştim ölümsüzlüğün sırrını bilen bir bilgedir.

Utnapiştim’i bulan Gılgamış, onun verdiği ölümsüzlük otuyla gençliğine yeniden dönecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Ama, destanının insanlar için en üzücü bölümü burada başlar. Çünkü Gılgamış ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan onu bir yılana kaptırır ve Uruk’a eli boş döner. Bazı kaynaklar, Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu halkıyla birlikte yemek istediğini belirtir. Destan, Gılgamış’ın ölüm karşısında yenilgisiyle biter.

Gılgamış destanı Nuh Tufanı'nın anlatıldığı ilk yazılı eserdir. Uruk kentinin kralı Gılgamış'ın yaşamını anlatan destan, kimilerine göre kutsal kitapların da kaynağıdır.

Çoğu tarihçi, tarihin, çivi yazısını bulan Sümerlilerle başladığını söyler. M.Ö. 4 bininci yılın ikinci yarısında Aşağı Mezopotomya'da yaşayan; Ur, Uruk, Kiş, Eridu, Lagaş ve Nippu gibi önemli kentler kuran Sümerlerden geriye, o dönemi yansıtan pek çok eser kalmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi, içinde Nuh Tufanı'nın da anlatıldığı Gılgamış Destanı'dır. Sümer diliyle "Sha Nagba İmuru" yani "Her şeyi görmüş olan" Gılgamış, bugün Gaziantep'in Suriye'ye sınır ilçesi Karkamış'ın o dönemki adıyla, Uruk kentinin kralıdır.

İlk yazılış tarihi M.Ö. 2500-3000 yılları arasında olduğu tahmin edilen destan, Sümerce 12 tane kil tablete yazılmıştır. İlk yazılımın dışında destan, daha sonra Babil döneminde iki kez daha yazılmıştır. Toplam 2 bin 900 satır olduğu tahmin edilen destanın en önemli bölümleri eksiktir. Sadece yüzde 60'ı tam olarak bulunan şiir formatında yazılmış destanın bazı dizelerinin başı ve sonu yoktur. Destanın Sümerce yazımının anlaşılması oldukça zordur. M.Ö. 1800 yıllarında Babil kralı Hammurabi (M.Ö 1792-1750)zamanında tekrar yazılan Gılgamış Destanı'nın üç tableti bulunamamıştır. Destanın son yazılım tarihi tam olarak bilinemese de, son ozanının, Kassitler çağında yaşamış Sin Lekke Unnini adında bir sanatçı olduğu kabul edilmektedir.

Destanın kahramanı Uruk Kralı Gılgamış, dörtte üçü tanrı, dörtte biri insan olan bir varlıktır. Gılgamış halk tarafından çok sevilir ama, kral aynı zamanda sert, güçlü ve mağrurdur. Halk bu öfkeli kralın burnu biraz sürtülsün düşüncesiyle tanrılardan yardım ister. Dualar boşa gitmez ve tanrıça Aruru, yarı vahşi bir yaratık olan Enkidu'yu yeryüzüne gönderir. Enkidu destanın ikinci önemli karakteridir. Fakat Enkidu'nun kırlarda yaptığı kıyımlar Gılgamış'tan çok dilekte bulunan Uruk halkının başına bela olur. Gılgamış, Enkidu'yu yola getirmek için güzel bir fahişe (Şahmat) yollar ve ehlileşmesini sağlar. Kadının peşinden kente gelen Enkidu krallar gibi ağırlanır, güzel kokularla yıkanır, kentlilere özgün elbiseler giyer, oturup kalkma dersleri alır. Tanrının isteğinin aksine Gılgamış'la Enkidu çok iyi arkadaş olurlar.

Güçlerini sınamak için yola koyulan ikili, kendilerine hasım olarak, korkunç sesiyle bile insanları öldürebilen Sedir ormanının korucusu dev Huvava'yı seçer. Ancak devin gürleyişi karşısında Enkidu korkudan dona kalır. Gılgamış ise etkilenmez ve devi öldürür. Bunu gören tanrıça İştar, Gılgamış'a aşık olur. Fakat Gılgamış tanrıça İştar'ı, fahişe gibi davranıp her önüne gelenle hatta hayvanlarla bile birlikte olduğu için aşağılar ve reddeder. Tanrıçanın intikam almak için Uruk kentine yaptığı saldırılar ise iki kahraman tarafından bertaraf edilir.

Günün birinde Enkidu ölüme yenik düşer. Dostunu yitirdiği için çılgına dönen Gılgamış, kendisinin de bir gün öleceği gerçeği ile karşılaştığından paniğe kapılır. Ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için "tufan"ı yaşamış ve ölümsüzlüğe ermiş olan Utnapiştim'i görmeye gider. Utnapiştim, binbir zorlukla Mutlular Adası'ndaki evine gelen Gılgamış'ı geri çevirmez ve ona tufanı anlatır. Tanrılar bir tufan ile insanları yok etme kararı alırlar. Ancak Utnapiştim, tanrı Ea'nın uyarısı üzerine ailesini, çeşitli zenaat erbabını, hayvan ve bitki türlerini içine alacak yedi bölümden oluşan bir gemi inşa eder. Yedi gün, yedi gece süren ve yeryüzünün sularla kaplandığı tufan sonunda Utnapiştim'in gemisi Nisir Dağı'nın tepesinde karaya oturur.

Utnapiştim, Gılgamış'tan, genç kalmanın sırrının, denizin diplerinde bulunan bir bitkide olduğunu saklamaz. Kral sevinçle denizin diplerine dalar ve otu bulur. Ancak Gılgamış'ın yorgunluktan uykuya dalmasından yararlanan bir yılan, otu yutuverir. Destan, yılanların her bahar deri değiştirmesini bu olaya bağlamıştır. Ebediyen varolma şansını yitiren Gılgamış deliye döner. Çaresiz bir biçimde geldiği Uruk'ta artık Enkidu'nun ruhuyla kurduğu ilişkiden başka avuntusu kalmamıştır. Gılgamış, Enkidu'ya ölümden sonraki hayata dair yönelttiği sorularla biraz olsun teselli bulurken bilgeliğin dünyanın nimetlerinden yararlanmak anlamına geldiğini kavrar ve destan da sona erer

Destan, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden olan Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi verir ve kendisi de ilk yazılı destan olma özelliğini taşır.

Gılgamış Destanı'nın en önemli özelliklerinden biri de, anlattığı "Tufan" öyküsü , üç büyük dinin Kutsal Kitapları'da yer almasıdır. "Ölümsüzlük Otu" öyküsü, Türk-İslam dünyasının "Lokman Hekim" söylemine benzer.

 

 

 

 

 

3.GAZİANTEP KALESİ

 

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/7a/Gaziantep.jpg

Gaziantep Kalesi, Gaziantep'te Alleben deresinin kenarında, kısmen doğal kayalık, kısmen de höyük üstüne kurulmuştur. Kente hakim bir konumdadır. İç ve dış kaleden oluşmakta olup, yaklaşık dairevi planlıdır. Anıtsal giriş kapısından dış kaleye girince, kalenin iç kesimlerine ve üstüne doğru açılan iki yol vardır. Sola açılan yoldan, demir kaplamalı anıtsal ikinci bir kapıyla ve buradan asma köprüyle geçilen yolla iç kaleye ulaşılır. İç kale kapısının doğrultusunda 150m. uzunluğunda ışıklandırılmış bir galeri yer almaktadır. Aralıklarla mazgal pencerelerinin yerleştirildiği bu galeriden burçlara çıkılmaktadır. Bedeninde on iki burcun olduğu iç kalede 13. Yüzyıla ait bir hamam ve mescit kalıntısı mevcuttur. Kale çevresinde, eni 30 m ., derinliği ise 10 m . olan bir hendek bulunmaktaydı. Buradan kaleye geçiş köprü ile sağlanmaktaydı. Bu özellikleriyle Antep kalesi; çevresinde kentsel sit dokusunun korunduğu eski Antep evlerini, hanları, hamamları ve camileri v.b. mimarinin oluşturduğu eski şehrin bütünlüğünün, en güzel ve anlamlı izlendiği seyringah özelliği taşımaktadır.

 

Gaziantep kalesinin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, höyük olduğu sanılan yükseltinin üzerinde Roma döneminde bir veya birkaç gözetleme kulesi bulunduğu düşünülmekte olup. M.S. VI. yy' da, Bizans imparatoru Jüstinianus tarafından Sasanilere karşı büyütülerek bir kale haline getirilmiştir. Bu haliyle yaklaşık 100m çapında ve çevresi 1200 m dir. Bizanslılardan sonra sırasıyla, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Moğollar, Dulkadiroğulları, Memlukler ve Osmanlılar'ın yönetimine girmiştir.

 

Gaziantep kalesi 1481' de Mısır Sultanı Kayıtbay tarafından ikinci defa onarılmıştır. Ana kapı üzerinde yer alan kitabeden ise, Osmanlı imparatorluğu döneminde Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1557' de tamir edildiği anlaşılmaktadır. Melik Salih Ahmet bin Melik Süleyman, kaleye yeni burçlar ilave ettirmiş cami ve köşkler yaptırmıştır. Kale bedenleri üzerinde 12 adet kule yer almakta olup, dördü değişik padişah ve emirler tarafından yaptırılmıştır. 17. yüzyılda Evliya Çelebi kalede cami, hamam, Gazalinin makamı ve evler olduğundan bahsetmiştir.

 

http://truvadergisi.com/wp-content/uploads/2007/03/kale1.jpg

 

KALENİN TARİHÇESİ

M.S. 2.-4. yy'larda Roma egemenliğinde kaldı.

 

M.S. 4. yy-782 arası Bizans egemenliğinde kalır.

 

782 yılında Harunreşid Bizanslılardan geri alır.

 

1067 yılında Afşin Bey komutasındaki Türk ordusu Antep, Dülük ve Raban'ı almıştır.

 

1084 yılında Selçuklu ordusu başındaki Süleyman Şah Antakya'yı fethedince Halep ve Antep çevresine de hakim olmuştur.

 

1095-1270 (Birinci Haçlı Seferi) öncesinde, Bizans ile Ermeniler arasında el değiştirmiş ve bu sırada Philaterus'un toprakları arasında sayılmıştır.

 

Antep Kalesi hakkında bilgi veren yazılı kaynaklarda, Haçlı seferleri döneminden başlayarak söz edildiği görülmektedir.

 

1150 yılında Antep, Bizans imparatoru Manuel Kommenos'a verilmiş.

 

1151 yılında, Anadolu Selçuklularının eline geçmiştir.

 

1155 yılında, Sultan Mesud'un ölümü üzerine Antep, Zengi Hükümdarı Nureddin'in eline geçmiş, kale surları lağımlanıp yakılmıştır.

 

1157 yılında Selçuklu Sultanı 2. Kılıç Arslan kenti kuşatmış ve surları tahrip ederek Antep'i almıştır.

 

1183 yılında Selahaddin-i Eyyubi, Diyarbakır'ı fethinden sonra Fırat'ı geçerek Antep'e gitmiş ve kenti Emir Kumartekin oğlu Nasuhiddin'den almıştır.

 

1218 yılında, Selçuklu Sultanı 1. İzzettin Keykavus'un ordusu Antep ve Tel Başir'i Selahaddin Eyyubi'nin oğlu ve Samsat Emiri Melik Afdal'dan teslim almış, ancak Selçukluların ayrılmasından sonra Melik Eşref Antep'i ele geçirmiştir.

 

1277 yılında Memluk Sultanı Baybars, Moğollar'a karşı düzenlediği sefer sırasında kenti ele geçirmiş, seferi Antep'ten başlatmıştır. Bu tarihten sonra Antep, Halep'in bir ili olmuş, Eyyubiler ve Memlukler tarafından Selçuklular ve Ermeniler'e karşı tampon bölge olarak kullanılmıştır.

 

1281 yılında Moğollar, Memluk ordusunu alt etmek üzer Antep ve çevresini ele geçirmişlerdir.

 

1390 yılında Suli Bey komutasındaki bir Dulkadirli ordusu Antep'i alarak kenti yağmalamış, kardeşi Osman Bey'i iç kaleyi almakla görevlendirmiş, ancak bunu başaramamışlardır.

 

1400 yılında Antep, Timur tarafından alınmış, kent büyük ölçüde yağmalanmış ve yakılıp yıkılmıştır. Daha sonraları Antep, Karakoyunlulardan Kara Yusuf'un ve zaman zaman Dulkadirlilerin yönetimine girmiştir.

 

1516 tarihindeki Merc-i Dabık zaferinden başlayarak Antep ve çevresi Osmanlı egemenliğine girmiştir.

 

17. ve 18. yy'larda Antep bölgesi, ayaklanmaların yoğun olarak yaşandığı bir bölge olduğundan, kale görevlilerinin kaleden uzaklaşmaları kesin olarak yasaklanmıştır. Bu dönemde kale, hem suçluların zaptedildiği bir zindan ve hem de kentin ileri gelenlerinin korunduğu bir şato niteliğindedir.

 

1839 yılında Antep, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın egemenliğine geçmiş ve bir süre elinde kalmıştır.

Gaziantep Kalesi, son görevini kurtuluş savaşı sırasında yerine getirerek tarihsel gelişimini sonuçlandırmıştır. Gaziantep savunması içinde aktif olarak yer almamakla birlikte, kale ve çevresinde Fransızlara karşı cereyan eden çarpışmalarda Türk-İslam kimliğinin simgesi olarak özel ve önemli bir yeri vardır.

 

 

Kalede yapılan ve yapılmakta olan çalışmalar:

Gaziantep Kalesi'nde 1989-2004 yılları arasında, Gaziantep Müzesi başkanlığında, Dr.Burhan Balcıoğlu ve Ahmet Beyazlar'ın sorumluluğunda kazı çalışmaları yapılmıştır. Bu kazılarda, hamam, kale camii ve koğuşlar ortaya çıkartılmıştır. Ayrıca restorasyon çalışmalarıyla kale çevresine koruma duvarı yapılmış, çıkış yolu islah edilerek, taş döşenmiş, yaklaşık 150 m . uzunluktaki galeri temizlenmiş, sur bedenleri onarılarak yükseltilmiş, ana kapılar aslına uygun olarak yapılmış ve diğer kapı girişleri, demir parmaklıklarla kapatılarak, kontrollü olarak ziyarete açılmıştır.

Gaziantep kalesinin güneyi bir höyük üzerine oturduğu için, Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında, Ankara Üniversitesi, Dil Tarih Fakültesinin arkeoloji ekibinin katılımıyla kazı çalışmaları yapılmaktadır. Bu çalışmalarda höyüğün en alt tabakası olan Eski Tunç Çağı (M.Ö.3 bin) katına kadar ulaşıldığından, kazı çalışmaları 2005 yılında sona ermiştir.

2006 yılında dış kalenin sur duvarında ve burçlarında restorasyon çalışmaları devam etmektedir. Bu yıl ayrıca, kalenin kalan 2/3'lük kısmının rölöve, restorasyon ve restitusyon projesi de tamamlanacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

4. GAZİANTEP RUMKALE

http://www.belgeci.com/UserFiles/rumkale06022007005.JPG

M.Ö.855 yılında Asur Kralı III. Salmanassar tarafından zaptedildiği zaman Şitamrat adını taşıyordu.

Yunanlılar bunu değiştirerek Urima adını koydular. Süryaniler ise Kal'a Rhomeyta ve Hesna dhe Romaye adlarını kullanmışlardır.

Şehir Arapların eline geçtikten sonra Kal'at ül Rum adını almıştır. Il.yüzyılda Bizanslılar
Halfetiye Romaion Koyla adını vermişlerdir. 1290 yılında Eşref komutasındaki Mısır ordusu Halfeti'yi yeniden ele geçiriyor ve ona Kal'at ül müslimin adını veriyordu. 1516 yılında zamanın akışı değişir. Mercidabık savaşını kazanan Osmanlılar Halfetiyi de ele geçirir. Osmanlılar ilk kez bu dönemde kente Kale-i Zerrin (Altın Kale), Urumgala ve giderek Rumkale demeye bu dönemde başlamıştır.


http://www.kantara.com.tr/../img/resim/halfeti.jpg

Hz.İsa'nın havarilerinden Jhonnes'in , Roma döneminde Rumkale'de kayadan oyma bir odada İNCİL'in nüshalarını çoğaltığı rivayet edilir. 1113 te III. Grogories Rumkaleye
Başpiskoposluk makamını taşıyarak stratejik kimliğinin yanısıra önemli bir dini merkez olmasına da yol açmıştır.

120x200 metre ebatlanndaki dikine kesilerek ulaşılması zorlaştırılan doğal kaya platform üzerine oturtulmuştur.

Sur duvarı düzgün kesilmiş kalker kesme taş bloklarıyla inşa edilmiştir. Kalenin kuzey ve doğu surlarında 7 burç yer almaktadır. Güney yönde yer alan kayalık uzantı XII. Yy.da oyularak hendek haline getirilmiştir.

Kaleye doğu ve batı yönden olmak üzere iki ana giriş kapısıyla girilmektedir. Batı yöndeki kapıya Merzimen çayı üzerindeki köprüden ulaşılmaktaydı. Kapıdan girildikten sonra doğal kapıya uygun kademeli olarak yapılan burçlara açılan 3 ayrı kapıdan geçilip iç kaleye girilebilmektedir. Fırat nehrine bakan doğu kapısına ancak nehir geçildikten sonra ulaşılabilinmektedir. Böylece kalenin kendine özgü savunma sistemi oluşmuştur.

Rumkale Su Kuyusu: 8 metre genişlik ve 100 metreye yak¬laşan yüksekliği ile inanılmaz bir mimariye sahip olan su kuyusunda, kaleden kuyunun dibine inmek için merdivenler yük taşımaya uygun yapılmış olup duvarlardaki akustik günümüzde digital olarak bile elde edilemeyecek güzelliktedir. Bu kuyu aynı zamanda Fırata ve suya ulaşmanın en kısa ve doğal yolu olup halen kullanılabilir durumda ve ziyaretçilere açıktır.

Rivayet Edilir. ki : Rumkale beyinin yönetimi devre¬deceği bi oğlu olmuş. Oğlunun adını Nergis koymuş.

Bu oğul o kadar güzel ve biçimli bir yapısı varmış ki onu gören tüm genç kızlar ona aşık olur, ancak aşkınakarşılık bulamayınca yıkılır ve onun aşkından intihar ederlermiş. Delikanlı ise buna bir anlam veremezmiş.

Günlerden bir gün kale saldırıya uğramış. Kalenin beyi oğlunu saklamak ve kaçırabilmek amacıyla Rumkale su kuyusuna indirmiş. Kuyunun dibindeki su çok berrakmış. Tıpkı bir ayna gibi olan suda delikanlı kendi görüntüsünü görmüş ve ona aşık olmuş. Eğilip ona ulaşmak isteyince de önce kuyunun dibine ordan da Fırata yuvarlanarak boğulmuş. Denir ki: Delikanlının boğulduğu yerde bir çiçek bitmiş . Adına Nergis denmiş.

Dünyanın en güzel kokan çiçeklerinden biri olan Nergis buradan tüm dünyaya yayılmış. Ama hiçbir yerde Halfetideki kadar güzel kokmamış.

 

 

 

5.GAZİANTEP TİLBAŞAR

Gaziantep İli Merkez Oğuzeli ilçesinin yaklaşık 12 km. kadar güneydoğusundaki Gündoğan köyünde yer alan Tılbaşar Kalesi, M.Ö 3000 yıllarına kadar giden ve tunç çağlarından itibaren iskan görmesinden dolayı oluşan birikimle oldukça yüksek görünen Tılbaşar höyüğünün üzerinde yapılmıştır.

Tarih öncesi devirlerden sonra klasik çağlarda da, yakınında kurulmuş olan ve Abara ismi ile anılan antik kentte yerleşim devam etmiştir. Tılbaşar Kalesi M.S. 11. ve 12. yüzyıllarda Haçlı Seferleri sırasında, önemli ticaret yollarına ve stratejik kavşaklara hakim ve yüksek bir tepeye (höyüğü) sahip olduğundan yeniden ele alınmış, höyüğün etrafında oluşan şehir bir sur ile çevrilmiş ve höyüğün üzerinde de sağlam bir kale inşa edilmiştir.

 

O zamanki adı olan Tel- Başir, sonradan Tılbaşar olarak anılmaya başlanmıştır. 1995 yılında Yrd.Doç. Dr Rıfat ERGEÇ Başkanlığında Gaziantep Müzesi ile Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsünün birlikte yürüttüğü arkeolojik kazılarda höyük eteklerinde Eski Tunç Çağı, Bizans, Eyyubi ve Haçlı dönemlerine ait yerleşim yerleri ortaya çıkarılmıştır.

 

Anadolu’nun sayılı büyük höyüklerinden olan Tılbaşar höyüğü üzerinde, yer yer Haçlı dönemi kalesinin kesme taştan duvar kalıntıları ile hemen önünde Türk ve Haçlı ordusunun büyük bir savaşa tutuştuğu şehir surlarının toprak yığıntısı haline gelmiş kalıntılarını görmek mümkündür.

 

 

 

 

6.GAZİANTEP YESEMEK

http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/kitaplar/turkiye2003x/images/images_02/100.jpg

Yesemek Açık Hava Müzesi İslahiye ilçesine 23 km. uzaklıktaki yamaç üzerinde bulunmaktadır. Karatepe Sırtı ismi ile anılan bu yamaç aynı zamanda Kurt Dağı’nın güney uzantısını oluşturmaktadır.

Gaziantep Yeşemek Açık Hava Müzesi

 

Yesemek Heykel yapım Atölyesi ilk kez Hitit döneminde I.Şuppilluma zamanında (MÖ1375-1335) işletmeye açılmış ve yöredeki yerli halk Huriler burada çalıştırılmıştır.Hitilerden sonraki dönemlere ait ele geçen heykellerde Asur ve Suriye etkileri de görülmektedir. Sonraki dönemlerde bu bölgeye gelen Aramiler heykellere kendi kültürlerini yansıtmışlardır. Bu nedenle de Yesemek Heykel Atölyesi çeşitli devletlerin, çeşitli kültürlerini yansıtan önemli bir merkezdir. Ancak buradaki Şam’al Krallığı MÖ.VIII.yüzyılın sonlarında Asurlular tarafından yıkıldıktan sonra heykel atölyesi önemini kaybetmiş, burada çalışanlar Yesemek’i terk etmişlerdir.

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki açık hava müzesinin bulunduğu yerdeki Yesemek ilk defa 1890 yılında Zincirli'de (Sam'al) kazı yapan Felix Von Lusvhan tarafından bulunmuştur. Yesemek’teki kazı çalışmaları 1958 – 1961 yılları arasında Prof. Dr. Bahadır Alkım başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmüş ve 200'e yakın heykel ortaya çıkarılmıştır. Daha sonra İlhan Temizsoy tarafından yapılan arkeolojik kazılarda 300’e yakın heykel ve heykel taslağı ortaya çıkarılmıştır. Bunun üzerine Gaziantep Müzesi Müdürlüğü çevre düzenlemesi yaparak burasını Açık Hava Müzesi haline getirmiştir.

 

Yesemek 100 dönümlük bir alan üzerinde kurulmuş bir heykel yapım atölyesidir. Burada yapılacak heykeller önce bazalt bloklardan parçalar halinde ayrılmaktadır. Bunun için de bazalt blokları içerisinde oyuklar açılmakta, içlerine kuru ağaçlar yerleştirildikten sonra üzerlerine su dökülmektedir. Böylece şişen ağaçlar bazalt blok taşların birbirinden ayrılmasını sağlamaktadır. Bundan sonra taşların yüzeyleri düzeltilmekte ve Yesemek atölyesinde istenilen şekillere getirilmektedir. Bunun için de yapılacak şeklin konturları, detayları çekiç ve kalemle çizilmekte ve özenle işlenmektedir. Günümüzde Yesemek Açık Hava Müzesinde 300’ün üzerinde yontu taslağı sergilenmektedir. Ayrıca burada sfenksler, aslanlar, çeşitli tanrılar, hayvanlar ve mimari parçalar da bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

7.GAZİANTEP ZEUGMA

http://www.thy.com/images/skylife/10-2005/39/7_39cingene.jpg

Belkıs / Zeugma , Gaziantep’in Nizip ilçesinin 10 km. doğusunda , Fırat Nehri kenarında aynı adı taşıyan köyde yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerinde yer almaktadır.

Büyük İskender’in genarellerinden Selevkos Nikator | M.Ö. 300’de Belkıs / Zeugma’nın ilk yerleşimi olan Selevkeya Euphrates kentini kurar. Belkıs / Zeugma , M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu’nun topraklarına katılır, ismi ise geçit ve köprü anlamına gelen Zeugma olarak değiştirilir. M.S. 256 yılında Sasani kralı Sapur | Belkıs / Zeugma’yı ele geçirerek kenti yakıp yıkar. Bu tarihten itibaren Zeugma bir daha kendini toparlayamaz ve Roma dönemindeki ihtişamına ulaşamaz. Belkıs / Zeugma ; M.S. 4.yüzyılda Geç Roma, M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda ise Erken Bizans hakimiyetine girmiştir. M.S. 7. yüzyılda Arap akınları neticesinde Belkıs / Zeugma terk edilir. Daha sonraları M.S.10. ve 12. yüzyıllar arasında küçük bir Abbasi yerleşimi bölgede yer alır ve M.S. 17. yüzyıl da ise Belkıs köyü kurulur.

http://www.thy.com/images/skylife/10-2005/39/7_39dionysos.jpg

 

Belkıs / Zeugma , Kommagene Krallığı’nın dört önemli kentinden birisidir. Helenistik dönemde “Fırat Seleukeia”sı adıyla anılmış olan kent, Fırat Nehri üzerinde bir iskelesi bulunan ve Antakya’dan Çin’e uzanan İpek Yolu’nun Zeugma’dan geçmesi dolayısıyla önemli bir ticaret potansiyeline sahip antik bir şehirdir. Roma döneminde buraya Anadolu’lu askerlerden oluşturulan “Sikitia (İskit) Lejyonu” adı verilen askeri birlik konuşlandırılmıştır. Bu birlik daha sonraları, daha bir Romalı karekter kazanarak “Dördüncü Lejyon” adıyla görev yapmış olup, Zeugma’da özellikle asker karekterinin ağır bastığı bir nekropol heykeltraşlığı akımının başlamasına neden olmuştur.Bu alanda steller, kaya kabartmaları, heykeller ve sunaklar gibi değişik formlarda ortaya koyduğu örneklerden yeni oluşmaya başlayan Zeugma karekterini hissettirmiştir.Zeugma, Roma döneminde biraz da Lejyon merkezi olmanın verdiği canlılıkla oldukça zenginleşmiştir. Belkıs / Zeugma ile Fırat’nın karşı kıyısındaki Apameia kentine bağlantı sağlayan, büyük olasılıkla ağaç kütüklerinden yapılmış sallara dayanan ahşap bir köprü bulunmaktaydı. Nitekim burada o dönemin büyük bir gümrük olduğu ve azımsanmayacak miktarda bir sınır ticaretinin yapıldığı belirlenmiştir. Çünkü günümüzde İskeleüstü olarak adlandırılan tepede yapılan kazılar sonucunda bir arşiv odasında Bulla adı verilen 65.000 adet mühür baskısı ele geçirilmiştir.

Papirus, parşomen, para torbaları ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları Zeugma’da güçlü bir haberleşme ağının yanında büyük bir ticaretin yapıldığını da göstermektedir.

http://www.kalenderplaza.com/resimler2/zeugma04.jpg


    Fırat’ın kıyısından başlayarak batıya doğru 300 metre yükselen engebeli yamaçlar, akropol eteklerine kadar yerleşim yeridir. Bu yamaçlarının güney ve batı kesimi nekropol, doğu ve kuzeydoğu tarafları mahalleler, kuzey kesimi ise kentin yönetimi ve toplumsal bölümleri ile lejyon bölgesi idi. Akropol’ün üzerinde ise, kentin adına bastırılan Zeugma sikkelerinde sıkça rastlanan Tykhe Tapınağı bulunmaktaydı.

http://www.thy.com/images/skylife/10-2005/39/7_39eros&psykhe01.jpg

Şimdiki haliyle şehir, yaklaşık 4-5 metre kalınlıkta toprak dolgu altındadır ve bütün alan Antep fıstığı ağaçlarıyla kaplıdır.Toprak üzerinde ise sadece birkaç yapı izi ile birkaç mimari parça izlenebilmektedir.Uzun yıllardan beri kaçak kazı ve tarihi eser kaçakçılığına maruz kalan bölge önemini 1992 yılında kaçakçılara karşı Gaziantep Müzesi’nce Arkeolog Dr. Rıfat ERGEÇ başkanlığında başlayan kazılarla göstermiştir.İlk kazılarda bir Roma villası ortaya çıkarılmıştır.Daha sonraları iki villanın teras mozaikleri çıkarılarak Gaziantep Müzesi’ne taşınmıştır. Belkıs / Zeugma da 1987, 1992-1997,1993-1994,1996-1998 ve 1998-1999 dönemlerinde zaman zaman yabancı Üniversitelerden Arkeolog ve ekiplerin katıldığı arkeolojik kazılar yapılarak çok kaliteli bronz eşyalar ve heykelcikler (bronzdan kanatlı ayaklar) , sikkeler, heykeller, mezar stelleri ve kabartmalar elde edilmiştir. Bu eserler Gaziantep Müzesi Belkıs / Zeugma Salonunda sergilenmektedir. Zeugma kentinin ileri gelenleri, zenginleri, yüksek rütbeli subayları gibi elit tabakanın oturduğu anlaşılan villalar bölgesi tamamen Fırat manzarasına hakim ve güney rüzgarlarına açıktır.

 

http://www.kalenderplaza.com/resimler2/zeugma02.jpg


    1992 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan M.S. 2. yüzyıla tarihlenen Roma villasında Atriumlu plana sahip olan evin baş odası (tablinium) ve önündeki galeride sanat değeri çok yüksek mozaikler bulunmuştur.7,5 x 3,75 metre boyutunda olan mozaik döşemede üzüm ve şarap tanrısı Dionysos ve karısı Ariadne’nin düğün merasimi tasvir edilmiştir.Fırat taşlarıyla işlenmiş olan mozaiklerde, tonlarıyla birlikte 13 renk kullanılmıştır.Bu sanat değeri çok yüksek olan mozaikler yerinde korunarak sergilenmek üzere önlemler alınarak ziyarete açılmıştır.Fakat ülkemizin bir çok bölgesinde olduğu gibi bu sanat şaheserinin de 2/3’ü, 1998 yılı Haziran ayı içerisinde bazı şahıslar tarafından yerinden sökülerek çalınmıştır.Dionysos’un düğün merasiminin işlendiği bu eşsiz mozaiğin çalınmasının ardından kalan diğer parçalar korunması için yerinden sökülerek Gaziantep Müze Müdürlüğü’ne taşınmıştır.

    Baraj inşaatının başlayacağını göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı, 1995 yılında Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Nautes Üniversitesi’nden bir Fransız arkeleoji ekibinin katılımıyla yoğun kurtarma kazılarını başlatmıştır.

http://www.thy.com/images/skylife/10-2005/39/7_39okeanos&tethys.jpg

1999 yılı sonbaharında Mezar üstü mevkiinde ilk buluntuların ortaya çıkarıldığı alanla, Zeugma uluslararası bir üne kavuşmuştur. Bundan sonra Gaziantep Valisi başkanlığındaki İl Encümen üyelerinin destekleriyle Gaziantep Valiliği İl Özel İdaresinden sağlanan kaynaklarla Gaziantep Arkeoloji Müzesi’nce kurtarma kazılarına hız verilmiş olup, bu kazılarda iki Roma villası tamamıyla gün ışığına çıkartılmıştır. M.S.256 yılında Sasani saldırısıyla yakılıp yıkılan ve yangın katının altında kalan bu villalar; birinci katın eriyen kerpiç duvarları, daha sonra da yukarı teraslardan akıp gelen 3 metre kalınlığında erozyon toprağı ile örtülerek günümüze kadar korunmuştur. Bu sebeple oda içlerinde çok sayıda sikke, bronz şamdan, pişmiş topraktan kandil ve çömlekler, mozaikler ve freskler ele geçirilmiştir. Ayrıca sırt üstü yatar şekilde duran bir MARS heykeli de bulunmuştur. Kurtarma kazılarına devam edilmekte olup,kazı alanlarından çıkartılan mozaikler ve diğer tarihi eserler su altında kalmaktan kurtarılarak Gaziantep Arkeoloji Müzesi’ne taşınmıştır.Bu kurtarma kazılarına merkezi Gaziantep’te bulunan Sanko Holding’in ve Birecik Barajı Konsorsiyumu’nun katkıları olmuştur.

Bir anlamda Anadolu’nun kapısı sayılan iki önemli geçide Fırat Nehri sadece iki yerden izin vermiştir. Bunlardan birincisi Samsat (Samosata), diğeri de Belkıs / Zeugma’dır.

http://www.kalenderplaza.com/resimler2/zeugma03.jpg

 

Samsat, Atatürk Barajı’nın suları altında kalmıştır.Birecik Baraj gölünde su tutulma işleminin tamamlanmasıyla birlikte Belkıs / Zeugma’nın yaklaşık 1/5’lik bölümü sular altında kalacaktır. Merkezi ABD’de bulunan PACKART Humanity Institute’ün maddi destekleri ve GAP İdaresi Başkanlığı’nın aracılığıyla;bu bölgede su tutulma işlemleri sona erene kadar Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında çok uluslu bir ekip kazı, belgeleme ve kurtarma çalışmalarına devam edilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Abadıe-Reynal, Catherine - ERGEÇ, Rifat: "1998 Zeugma kurtarma kazısı". XXI. Kazı Sonuçları Toplantısı, Ankara,  s. 249-258.

 

Abadie, M. Gaziantep Fedaileri ; Gazi Ayıntab’ın Dört Muhasarası, Yeni Kültür Yayın no:10, İST, 1970, 87 s.

 

Abadie, M. Türk Verdünü Gazi Ayıntab, ( çev: Necmeddin Askeri Matbaa) İST, 1923, 103 s.

 

Aksoy, Ö.A. (1941). Hasırcıoğlu Hafız Mehmet Ağa. Gaziantep Halkevi Yayınları, Gaziantep.

 

Aksoy, Ö.A. (1933). Hasip Dürri, Eserlerinin Tahlili, Hayatı, Eserlerinden Seçilmiş Parçalar. Gaziantep Halk Fırkası Matbaası, Gaziantep.

 

Aksoy, Ö.A. (1937). Aydî Divanı. Gaziantep Halkevi Yayınları, Gaziantep.

 

Aksoy, Ö.A. (1954). Aydî Divanı. Desen Matbaası, Ankara.

 

Aksoy, Ö.A. (1959). Hasan Aynî ve Nazmü’l-Cevâhir, Gaziantep Kültür Derneği Broşür Yayınları, Gaziantep, ss.12-14.

 

Aksoy, Ö.A. (1960). Dürrü'n-nizam ve Nazmü’l-Cevâhir, TDAY Belleten, ss.144-171.

 

Aksoy, Ö.A. (1961). Şeyh Ahmet ve Nazmü'l-Leal Üzerine Tamamlayıcı Bilgiler. Gaziantep Kültür Derneği Broşür Yayınları, Gaziantep, ss.2-6.

 

Aksoy, Ö.A. (1988). Şeyh Ahmet ve Nazmü’l-Leal. TDAY Belleten 1959, Ankara, ss.205-248.

 

Altınöz, İsmail: "Dulkadır Eyâletinin kuruluşu". Kurtuluş Dergisi.  s.47-50.

 

Altınöz, İsmail: "Gaziantep Alâüddevle Câmii ve Vakfiyesi".  Osmanlı döneminde Gaziantep Sempozyumu. Gaziantep,   , s. 317-324

 

Altun, K. (2002). Tuhfe-i Kusûrî ,Tazmîn-i Şâhidî (İncelemeMetin-Sözlük), Kayseri.

 

Aslan, M. (2004). Antepli Aynî Divanı. Kitabevi Yayınları, İstanbul.

 

Başgelen Nezih - ERGEÇ  Rifat: “Tarihe son bakış / A last look at history”. Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul. s.64.

 

Beyaz, Hüseyin, Antep Savunması Günlüğü, Engin Matbaası, İST, 1994, 423.s

 

Bilge, R. ve Yaltkaya, Ş. (1945-1947). Bağdatlı İsmail Paşa, İzahu'l-Meknun fi'z-Zeyli 'ala Keşfü’z- Zünûn ´an Esami'l-Kutubi ve'l-Fünûn. İstanbul, s.505

 

Bilge, R. ve İnal, İ.-E. M. K. (1951) Bağdatlı İsmail Paşa, Hediyyetü’l-Arifin. MEB Yayınları,C.I, s.535, 632, İstanbul.

 

Bozgeyik, Burhan, İstiklal Harbinde Gaziantep, Gaziantep Şehitkamil Belediyesi Kültür Müdürlüğü Yayın no:4, 3. Baskı, Gaziantep,1998, 200 s.

 

Canım, R. (1995). Edirne Şairleri. Akçağ Yayınları, Ankara.

 

Cankat, Hakkı, Antep Savaşının İlk Kurbanı Gaziantep Şahini, Raşit Bütün Matbaası, İST, 1954, 46 s.

 

Comfort, Antony - ABADIE-REYNAL, Catherine – ERGEÇ, Rifat: "Crossing the Euphrates in antiquity: Zeugma seen from space".   Anatolian Studies,  London. 50, s. 99-126.

 

Çelik, Bülent: "XVIII. yüzyıl İzmir ticareti hakkında düşünceler ve Vezir Hanları". Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi. XX, 31, s. 219-231.

 

Çınar, H. (1999). Antep Şehrinde XVIII. Yüzyılda Kurulan Medreseler ve Vakıfları. Cumhuriyetin 75. Yılına Armağan Gaziantep, ss.173-186.

 

Dağlıoğlu, H. T. (1939). Gaziantep Meşâhiri. CHP Basımevi, Gaziantep.

 

Dai, Adil, Harbin Kahraman Çocukları, Gaziantep Ü. Vakfı Yayını no:8, Gaziantep, 2000, 88 s.

 

Dai, Adil, Olaylarla Gaziantep Savaşı, Gaziyurt Matbaası, Gaziantep, 1992, 236 s.

 

Darkot, B. ve Dağlıoğlu, T. H. (1970). Ayıntab. İslâm Ansiklopedisi, C. II. MEB Yayınları, İstanbul, s.64.

 

Dinamo, Hasan İzzettin, Kutsal İsyan, Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi cilt 5 ve 6, May Yayınları, İST, 1967, 413 s.

 

Ergeç Rifat - ÖNAL Mehmet - WAGNER Jörg: "Seleukeia am Euphrat/Zeugma archäologische forschungen in einer garnisons und handelsstadt am Euphrat". Gottkönige am Euphrat, Verlag Philipp von Zabern,  Mainz, Almanya. s. 104-114.

 

Ergeç,  Rifat: "Fırat'ın  Çocukları". Atlas  Dergisi. 89, s.78-94.

 

Ergeç,  Rifat: “Belkıs/Zeugma idamına çeyrek kala çok önemli görevler üstlendi". Gösteri. 220, s.72-74.

 

Ergeç, Rifat - WINTER, Engelbert - SCHÜTTE, Anke: "Doliche  1998". XVII.  Araştırma Sonuçları Toplantısı, Ankara.  s.185-194.

 

Ergeç, Rifat– WAGNER, Jörg: "Doliche und Jupiter Dolichenus".Gottkönige am Euphrat, Verlag Philipp von Zabern, Mainz, Almanya. s.75-92.

 

Ergeç, Rifat: "Belkıs/Zeugma 1992-1999/2000 çalışmalar, araştırmalar ve kazılar". Arkeoloji ve Sanat Dergisi. 98,  s.20-29.

 

Ergeç, Rifat: "Belkıs/Zeugma 1997-1998 kurtarma kazıları". XXI. Kurtarma Kazıları Toplantısı, Ankara.  s. 259-270.

 

Ergeç, Rifat: "Gaziantep Kalesi hamam kazısı". X. Müze Kurtarma Kazıları Toplantısı, Ankara.  s. 211-217.

 

Ergeç, Rifat: “Gaziantep Kalesi ve Hamamı". Osmanlı Döneminde Gaziantep Sempozyumu, Gaziantep. s. 269-294.

 

Erol, C. (1995). Muhammet Şakir Efendi Hayatı, Eserleri ve Enisü’l-Uşşâk Adlı Divanı. Gazi Üniversitesi SBE. (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).

 

Fatin, (1271). Hatimetü’l-Eşar. İstihkam Alaylan Litoğrafya Destgâhı, İstanbul.

 

Göğüş, M. Oğuz, Gaziantep Savaşı, Gaziantep,1971, 32 s.

 

Gömeç, Sadettin, Milli Mücadelede Gaziantep, K.B. Yayın no:1010, Mas Matbaası, Ankara, 1989, 117 s.

 

Güzelbey, C. C. (1988). Gaziantep Büyükleri ve Gaziantep Meşahirine Ek, Ajans-Türk, Ankara.

 

Güzelbey, C. C. (1943). Eski Gaziantep Medrese ve Kütüphaneleri. Başpınar Dergisi, 44: 12-13.

 

Hartmann,  Martin - SPEIDEL, A. Michael - ERGEÇ, Rifat: "Roman military  forts at Zeugma". XXI. Kazı Sonuçları  Toplantısı, Ankara.  s.337-340.

 

İsen, M. (1997a). Osmanlıda Şehir ve Kültür. Ötelerden Bir Ses, Akçağ Yay., Ankara, s.77.

 

İsen, M. (1997b). Tezkireler Işığında Divan Edebiyatına Bakışlar III-Divan Şairlerinin Meslekî

 

Kayhan, H. (1999). Mahir Abdullah (Hayatı, Eseri, Edebi Kişiliği Ve Divanı'nın Tenkidli

 

Kepınksı, Christine - ERGEÇ, Rifat: "The 1998  research at Tilbeshar". XXI. Kazı Sonuçları Toplantısı, Ankara.  s. 209-216.

 

Kepınskı, Christine - ERGEÇ,  Rifat: "Tilbeshar   1999". Anatolia   Antiqua, VIII,  s.215-225.

 

Komisyon, Antepli Şahin, Köy ve Eğitim Yayın no:34, Ankara, 1952, s.32.

 

Lohanizade, Nurettin Mustafa, Gaziantep Savunması, Kastaş Yayınları, İST,1989, s.240

 

Lohanizade, Nurettin Mustafa, Gazi Ayıntap Müdafaası: Hubb-i İstiklalin Abidesi, İST, Matbaa-l Milli, Osmanlıca,1924, s.398

 

Lohanizade, Mustafa Nurettin, İstiklal Sevgisinin Abidesi Gaziantep Müdafaası, Gaziantep Kültür Derneği Kitap ve Broşür Yayınları no:61, Sadeleştiren( Mustafa Sağlam). Gaziyurt Matbaası, Gaziantep, 1974, s.274

 

Özcan, A. (1989). Şeyhî Mehmet Efendi, Vakayiü’l-Füzelâ, Şakaik-i Numaniye Zeyilleri. C.1, Çağrı Yayınları, İstanbul, s.687.

 

Öztürk, M. ve Örs, D. (2000). Burhân-ı Katı. TDK Yayınları, Ankara.

 

Sami, Ş. (1996). Kâmûsu’l- A’lâm, C.6, s. 4618, Kaşgar Neşriyat, Ankara.

 

Süreyya, M. (1996). Sicill-i Osmânî. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, C.V, s.1379.

 

Şahiner, N. (1997). Aydî Divanı. Gaziantep.

 

Türkmen, D.A. (1995). Mütercim Asım Efendi ve Tuhfe-i Asım. Ondokuz Mayıs Üniversitesi

 

SBE, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Samsun.

 

Yakar, H.İ. (2003). Son Dönem Bektaşi Şairlerinden Gaziantepli Hamdi Baba. Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 28:175-192.

 

Yakar, H. İ. (2007). Hamdi Baba ve Divanı. Uğur Matbaası, Gaziantep.